Aylardır
beklediğimiz İstanbul Coffee Festival, dün itibariyle Haydarpaşa Garı’nda
startını verdi. Hem en son Puma Next Starts Now bahanesiyle uğradığım
Haydarpaşa Garı’yla hasbıhal edecek hem de kafein komasına girmek için sağlam
bir bahanem olacaktı. Her ne kadar büyük bir kahve fanı olmasam da kendime özgü
bir damak tadım elbette mevcut. Başlangıç noktası olarak da 1. peronu kendime
hedef bilip yola koyuluyorum marş marş!
Kurulan
standlar o kadar cezbedici ki sample olarak verilen ikramlardan bir onu alayım
dur bir de diğerini alayım diye diye yürüyüşümün tadını çıkararak kendimi
cookie’lerin, bisküvilerin, çikolataların kollarına atmakta bir beis görmedim.
Normalde de favorim olan İsveç markalı zencefilli Anna’s Ginger Thins’ten bir
tane atıveriyorum mideme ve çantama. İsviçre'nin bağrından kopup gelen Lindt marka çikolatalardan da tadımlık alıp bir an şeker komasına giriyorum sanıyorum.
Ama telaşa mahal yok! Tatlı olan her şeye bayılırım! :)
Haydarpaşa
Garı’nın girişinde ve festival boyunca da muhtemelen en dikkat çeken stant
sanırım sosyal medyada baya sükse yapan Breaking Bad konseptli Walter’s Coffee
Roastery oluyor. Henüz gitme fırsatını yakalayamadığım için bu festival
sayesinde ekibi yakalamış olmama baya seviniyorum bir an. Fakat uzun soluklu
bir gözlem yapmaksızın bir daha geri dönmek üzere standdaa çok da fazla vakit
geçirmemeye çalışıyorum. En azından o anda öyle olmasını planlıyorum. Başıma
saplanacak koca bir baş ağrısı henüz yakın planlarım içerisinde yoktu tabii o
esnada. Her neyse. Malumunuz
yabancı basında da fazlasıyla geniş bir yer bulan Walter’s Coffee Roastery’nin
kickstarter üzerinden desteklerimizi beklediğini söylemesek olmaz (https://www.kickstarter.com/projects/walterscoffee/breakingbad-inspired-coffee-lab-walters-coffee-roa).

Şans
kurabiyeleri ile herkesin dikkatini çekmekte pek de zorlanmayan bir diğer
stant da Forfun Şanslı Kurabiye’ye aitti. İçinde ihtiva ettiği manilerden kendi
payıma düşenler pek motive edici olmasa da çalışanlar çok yardımcı ve şeker
insanlardı. Benim favorim ise vanilyaya nazaran çilekli kurabiyecikler oldu.
Çileğe karşı koyamamamın da bu tercihim üzerinde büyük bir etkisi var pek tabii
:) Bayabilitesi olmayan bir karışıma sahip olduğu için şekerli kahveleri tercih
etmeyen benim gibi insanlar için tam bir kahve dostu bu fortune kurabiyeler!
Geleneksel
Türk kahvesi denilince ilk akla gelen marka olma konusunda baya avantajlı olan
Kuru Kahveci Mehmet Efendi’ye de uğramadan geçmiyorum. Hem Türk kahvesini çok
sevdiğimden hem de kendilerine özel bir vagon tahsis ettiklerinden olsa gerek
direkt kendimi vagonda otururken buluveriyorum. Yoğunluk sebebiyle kahveler Türk
kahvesinin ruhuna pek ters düşen şekilde makineler aracılığıyla hazırlanıyordu.
O yüzden bu haliyle tadını çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Yine de double
espresso’nun ardından içtiğim orta şekerli Türk kahvesinin baş ağrıma bir nebze
olsun iyi gelmesi çok işime yaradı doğrusu. Ayrıca festival katılımcılarına bir
adet fincan hediye etmekten de geri kalmadılar. Tam bir İstanbul beyefendisi
olduğunu ele veren diksiyonu ve outfit’i ile kendisinin tabiri ile "genç
bir hanım" olmam nedeniyle sırasını bana verme nezaketinde bulunan bey
amcaya da buradan selam ederim :)

Festival
kapsamında kahvenin yanı sıra organik ürün, yiyecek ve içecek satan birçok
stant da mevcuttu. Minik su yeşili arabasıyla dikkat çeken Plus Kitchen ile özellikle
detoks ürünleri ile dikkat çeken Aradolu beni tavlayanlar arasındaydı.
Aradolu’ya ait JUICO Yeşil’i denedim ve tam bir salata delisi olarak tadını
baya sevdim. Ayrıca ikram ettikleri bir diğer ürün olan haşhaşlı meyveli küpçükler
de pek nefisti. Ürünlerini sundukları arabayı eve alıp götürme isteği bünyemde
vücut bulmadı da değil hani. Naan Bakeshop’u da es geçmek istemem. Ürünleri çok
leziz gözüküyordu fakat hamur işine bir süre ara vermeliydim. Kendime verdiğim
sözü kısmen tuttum ama kurabiyelere ve çikolatalara karşı koyamadım. Pişman
değilim.
Standlar
arasında dolaşırken birçok sergiyi gezme şansım da oldu. Duvara yansıtılmış
illüstrasyon eşliğinde Haydarpaşa Garı’na ait bir tuvalin yer aldığı vagon ve
yine hemen aynı tren hattı üzerinde bulunan, birçok resmi bünyesinde bulunduran
vagon baya keyifli zaman geçirmeme neden oldu. 1. peronun sonunda da
workshop’lar gerçekleştiriliyordu. Kapasiteyle sınırlı olmakla birlikte bu workshop’lara
katılma şansınız da mevcuttu. Fakat o denli bir kahve aşığı olmadığımdan bu
kısmı gönül rahatlığıyla pas geçtim. Ama kendisini 3. dalga kahvesi konusunda geliştirmek
isteyenler için çok güzel bir seçenek.

Festival
bünyesinde düzenlenen yarışma alanında ise hummalı bir hazırlık süreci
mevcuttu. Çok kalabalık olmaması festivale bir es vermek için güzel bir seçenek
olabilirdi fakat Eva Simons ft. Konshens teklisi Policeman’i duyar duymaz
arkama bile bakmadan kaçtım resmen :) Hazır
müzik demişken festivalin katılımcılarından biri olan Babylon da elini boş
tutmayıp güzel kahvelere eşlik edecek güzel müzikler de biz festival severleri
tebessüm ettirdi. Karanlık yavaştan çökerken tatlı tatlı da yağmur yağarken
güzel insanlarla güzel müzik dinlemek de her daim sevdiğim şeyler arasında yer
almıştır. Fakat heyhat o baş ağrısı yok mu? Saatlerdir yakamı bırakmamıştı. Son
bir atak olarak Kronoptop standında şansımı deneyerek baş ağrısına çözüm
üretmeye çalışıyorum. Ağrı kesicimin olmaması büyük bir handikap oluyor benim
için. Acılık oranı tam kıvamında olan bir Americano beni bir nebze olsun
rahatlatıyor. Barista arkadaşa nasıl teşekkür ettiysem artık o da rica edip
durdu :) Sırada en fazla beklediğim yer de yine Kronoptop’a ait stant oluyor.
Bu kısmı es geçip bir yandan da farklı Türk kahvesi pişirme tekniğiyle meşgul
olan diğer bir barista arkadaşa gözüm ilişiyor. Hiçbir ağrı merakımı
gideremezdi, gidermemeliydi. Yeterince kahve içtiğime dair sinyali veren kalbim
ise beni bu zevki tatmaktan mahrum bırakmıştı. Alacağı olsundu. Ühü.

Artık
baş ağrımın dayanılmaz boyuta gelmesi nedeniyle gitme vaktimin geldiğini
hissederek çıkışa doğru ilerliyorum fakat hemen garın girişine konumlanmış Starbucks’ın
cupart çalışmalarına ve Milk Gallery & Design Store gibi aşina olduğumuz
oluşumlara ait sıra sıra dizili tablolara gözüm ilişiveriyor. Yeterince incelediğime kanaat getirip bir başka kafein
bayramını beklemek üzere evime doğru yol alıyorum. Home sweet home <3
KISA
KISA...
· Tam
bir masai savaşçısına bürünen Kenya’lı katılımcı, yerel kıyafeti dolayısıyla
festivalin en dikkat çekici ismiydi herhalde. Fazlasıyla uzun boylu olması (ki
burada mübalağa yoktur) ve cana yakın olması herkeste bir hadi fotoğraf
çektirelim havası yaratıyordu. Kendisiyle ayaküstü sohbet etme şansı buldum.
İstanbul’un mood’unu çok sevdiğini fakat festival sonrası İstanbul’u turlama
şansı olmadığını söyledi. Türkiye’ye ilk kez gelmesine karşın baya sevdiğini ve
ismini şu an hatırlayamadığım markanın bir nevi temsilcisi olarak Türkiye’yi
ziyaret ettiğini söylemekten de geri kalmadı. Baya eğlenceli birine benziyordu.
Tam Nayah’a götürmelik :) Festivalin en renkli simasıydı bence.
· 160.000
kahve çekirdeği kullanılarak 6 günde 6 kişi tarafından tamamlanan coffee art
öğesi araba ise baya popülerdi. Tamamen el yapımı olan bu çalışma (ki ben bu
konuda Drita Nalsela’nın yalancısıyım :p) benim pek de ilgimi çekmedi ama emeğe
karşı saygımız sonsuz tabii :)
· Festivale
katılan bütün markaların irili ufaklı bütün çalışanları (özellikle baristalar),
ayaküstü tanışma şansı yakaladığım diğer katılımcılar, görevli herkes inanılmaz
güler yüzlü ve tatlıydı. Normalde herhangi bir festivale gittiğimde muhakkak
bir terslik gelip beni bulurdu fakat bu sefer herkes çok cana yakın geldi bana.
Ya da ben denk gelmedim. Bundan da fazlasıyla memnunum.
· Garın
kendisine ait restoran baya eğlenceli gözüküyordu. Kahveden ziyade rakı içmeyi
tercih ederdim ama rakıyı aheste aheste içmeyi sevdiğim için festivali
keşfetmek daha cezbedici geldi.
· Festival
ile sevmediğim tek nokta ise herhangi bir ambülansın ya da mobil bir revirin
olmamasıydı. Ya da ben göremedim. Şayet ben göremediysem kendimi itinayla
kınıyorum :p Fakat ola ki bununla ilgili herhangi bir girişimde bulunmadıysa da
festival ekibini kınıyorum :) Tamam sonuçta gece kalmalı bir müzik festivali
değil belki ama şiddetli bir baş ağrısının bile o anki atmosferden biz nebze
olsun keyif almamanızı sağlaması çok nahoş bir durum.
· Envai
çeşit isteğin dile getirildiği dilek ağacı, yine kahve bardaklarının asılı
olarak sergilendiği ve yaratıcılığınıza kalmış bir şekilde renklendirdiğiniz
yapay bir ağaç ve her festivalin olmazsa olmazı olan photo booth da biz
katılımcıların ilgi gösterdiği noktalardandı.
· Katılımcıların eski
usul bir kahve değirmenini kullanan (hatta Drita Nalsela da el atmış bu duruma
fakat ben instagram’dan görme şansını yakalayabildim sadece. Sanırım bu olay
festivalin 1. gününün 1. seansında gerçekleşti.) profesyonel kahvecileri de görebilme şansı oldu.
· Son
olarak ise Blogger’ları davet etme nezaketini gösteren festival ekibine de
teşekkür ederim :)